REDITUM

Karanlığa gömülmüş bir insanı, ne kadar uğraşırsan uğraş, karanlıktan kurtaramazsın. (Bu kendime nottu) Kaybedecek hiçbir şeyi olmayan insanı yoklukla ya da varlıkla terbiye de edemezsin. Yokluğun içinden varlık da çıkmaz. Karanlığın en koyu olduğu yerde ışık da bulamazsın.

Salak salak şeyler. Anlamı yok bir kere. Nedir yani, oyun mu oynuyoruz? Böyle mi olacak hep bu?

Neyse neyse.

Naber? Çok boşladım buraları, taslaklarda 30 kadar yazı duruyor, hiçbiri yayınlanacak olgunluğa erişmediği için yayınlamadım. Yazdım yazdım sakladım. Küçüklükten beri tasarrufumdur bu zaten, yazdıklarımı kendime saklarım. Bir önceki yazıda yaz geldiği için neşemi ve sevincimi bahar çiçekleri gibi sizlerle paylaşmıştım, yapmaz olsaydım keşke. Sanki yangının içinde yaşıyoruz, öyle korkunç bir sıcak. Şu sıralar biraz insaflı davranıyor ama geçtiğimiz 2-3 hafta kontrolsüz sıcaktı. Ben bu kötü durumu aşmak için gündüzleri uyumaya gayret ettim. Ama normal bir insanın uyku saatlerine uymadığı için bu sefer de geceleri yalnız kaldım hep, çok sıkıldı canım. Bir başıma yüzdüm.

Sıcaktı, yaz okuluydu, bayramdı derken güzelim yaz tatilini bitirdik ya. O biraz kırıcı oldu. Ağustos’un yarısı geldi, anlayamadan Eylül de gelir. En sevdiğim aydır eylül, doğduğum ay bir kere, güzel yani. Havası da çok güzel olur. Serin desen serin olmaz, sıcak desen sıcak da değil. Şort giyilebilir (şort kutsalımdır) ama üste de ince bir hırka alınsa iyi olur. Mükemmel değil mi? Dünyanın en sevimli havası. Bir sevimlilik yarışması olsa rahatlıkla birinci gelir.

Yine bu sizlerle arama giren boşlukta, ramazanın göbeğinde Dubai’ye gittim. Bakın zaten Dubai’ye gitmeyin, onu demiyorum da, ramazanda sakın gitmeyin. Sıcak zaten yani burada galiz küfürler, bol sinkaflı haykırışlar olacaktı ama etmiyorum, tarifsiz sıcak. Bizim cennet memleketimizin sıcağına kurban olurum. Bir de ramazan, yani gerçekten Türkiye cennet gibi bir yer. Aç kaldım, susuz kaldım, iftara kadar cipslerle krakerlerle doymaya çalıştım. Bütün ülkeyi yabancılara peşkeş çekip sonra da çok müslüman şovuyla yemek yedirmiyorlar. Bırakınız yesinler, bırakınız geçsinler. Sen vatandaşına yine yedirme, yedir demiyorum ama bırak biz yiyelim şe ref less. Bari restaurantları kapatmayın. Çok doluyum bu hususta, kusura bakmayın.

Henüz yaza erişmeden, her sene düzenli tekrarladığım, “Bu sene feci yanacağım ya, siyah olacağım böyle, wadzup nigga diye gezeceğim” sözlerini yeminlerini yine gerçekleştiremedim. Ya ben zaten 3 yıldır güneşlenmiyorum. Bir zamanlar bütün yazlarımı Marmaris’te geçirirdim, 2012 yazında Türk Bayrağı rengine döndüm. Şaka sanıyorsun değil mi? Değil. Bildiğin kırmızı oldum. Beni göndere çeksen en fazla ay yıldızın orantısızlığından anlarlardı bayrak olmadığımı, o kadar kızardım. Ertesi günlerde ise adeta bir yılan gibi tümden deri değiştirdim. Bir tek güneş görmeyen yerlerim soyulmadı, geri kalanımın derisi tamamen değişti, ben eski ben değildim, o kadar değiştim. O günden beri de güneşe net olarak çıkmadım. Birtakım güneşlenme girişimlerim oldu, olmadı değil ama akşam 5’ten sonra güneşlendiğim için bir işe yaramadı. Oysa Eda Taşpınar’ın güneş kremlerinden aldım hep, kadın bronz heykel gibi geziyor hep, ama günde 8 saat güneşleniyor kendisi, ben akşam güneşinde yarım saat güneşlendiğim için etkili olmadı. Ben de kabullendim artık, beyaz peynir gibi gezeceğim. En fazla amele yanıklarım olur, dahası da olmaz. (Bu amele yanığının daha güzel bir adı yok mu?)

Saygıdeğer Romalılar, siz siz olun yaz okuluna kalmayın, çok yoruldum. Yaz tatili gibi değildi. Sıkıldım, bunaldım. Yine geçen seneki yaza göre daha kaliteli geçti, inkar edecek değilim ama en kötü yazlar arasına da rahatlıkla girer. Geçen yaz ne sıkılmıştı canım be, hey gidi hey.

Velhasıl kelam, yazı da yedik. Yine gelin, ben daha sık burada olacağım artık. Ö per ler.

KUYUCAKLI YUSUF

KUYUCAKLI YUSUF

Sabahattin Ali benim nezdimde Türk edebiyatının en güçlü kalemlerinden birisi, hatta en güçlüsüdür. Favori romanım yine kendi ellerinden çıkmış olan Kürk Mantolu Madonna’dır. Kürk Mantolu Madonna’dan alıntıladığım birkaç cümleyi geçen sene Blog #01’de, birkaç ay önce de burada paylaşmıştım. Yine en beğendiğim hatta tüm Sabahattin Ali romanlarında olduğu gibi içinde yaşadığım Kuyucaklı Yusuf’tan birkaç cümle alıntıladım. Keşke Sabahattin Ali’nin aklındaki cümleler kendisiyle birlikte sonsuzluğa gitmeseydi de kağıtlara dökülseydi. Ölümünün 67. yıl dönümü bugün. Huzur içinde uyusun.

  • Sanki tabiatta bu anda müstakil hiçbir şey yoktu. Yusuf kendini de bu muazzam ve yekpare geceye yapışık sandı ve korkuyla ürperdi. Islak ellerini yüzünde dolaştırdı. Kirpiklerinden yanaklarına yağmur suları süzülüyordu. Yaptığı hareketler ona hiçbir yere bağlı olmadığının şuurunu verdi. Hatta yavaş yavaş etrafından ne kadar ayrı olduğunu, ne kadar uzak olduğunu hissetmeye başladı. Bir an içinde deminkinin tamamiyle aksi olan bir yalnızlık duygusuyla sarsıldı. ~sf. 75
  • Gökyüzündeki yıldızlardan çayın dibindeki çakıllara, doğu tarafından kopup gelen bulutlardan batı tarafındaki denize kadar uzanan ve yayılan bu kocaman gecenin içinde, yapayalnızdı. Düşüncelerini hangi istikamete koşturursa koştursun, karşısına kimse çıkmıyordu. Şu anda bu koskoca dünya üzerinde kendisini düşünen bir tek kişi bile mevcut olmadığına o kadar emniyeti vardı ki, acı bir kabadayılıkla kendisi de hiç kimseyi düşünülmeye layık bulmuyor; fakat bundan sebebini anlayamadığı bir üzüntü duyuyordu. ~sf. 75-76
  • Hayatta hiçbir şey ona kıymetli görünmemiş, peşinden koşmak, erişmek, sahip olmak arzusunu vermemişti. Etrafına daima bir yabancı gözüyle bakmış, hiçbir yere bağlanmak arzusu duymamış, bu yalnızlığının gururu içinde memnun olmaya çalışmıştı. Şimdi ilk defa bir şey istiyor, hem de korkunç bir şiddetle istiyordu. Fakat niçin bu istek bir imkansızlıkla beraber gelmişti? Niçin hayatının bu en büyük arzusunu, şimdiye kadar belki yine içinde, fakat en gizli yerlerde saklı duran bu arzuyu hapsedildiği yeri parçalayarak ortaya çıkar çıkmaz, öldürmeye mecbur kalıyordu? ~sf. 82
  • Halbuki Muazzez’e karşı olan hisleri büsbütün başkaydı. Onu hariçte bir mevcut, yabancı ve başka bir insan olarak düşünmüyor; kendisinin bir parçası, kolu, gözü ve yüreği olarak tasavvur ediyordu. Burada beğenmek veya beğenmemek, sevmek veya sevmemek, hayran olmak veya küçük görmek bahis mevzuu olamazdı. ~sf. 82
  • Madem ki hiçbir şeyi değiştirmeye iktidarı yoktu, her şey evvelden çizilen bir yolda yürüyecekti, o halde aklı başında bir insan, olanları tebessümle seyredip sırasını beklemeliydi. ~sf. 110
  • Konuşmaya ne lüzum vardı? Bütün güzel laflardan ve hoş insanlardan sıkılan bu mahlukları, birbirlerinin sessiz mevcudiyeti, yorgunluk verecek kadar doyuruyordu. ~sf. 146

Sabahattin Ali’nin güzel bir şiiriyle bitirelim:

ÇOCUKLAR GİBİ

Bende hiç tükenmez bir hayat vardı
Kırlara yayılan ilkbahar gibi
Kalbim hiç durmadan hızla çarpardı
Göğsümün içinde ateş var gibi

Bazı nur içinde, bazı sisteyim
Bazı beni seven bir göğüsteyim
Kah el üstündeydim, kah hapisteydim
Her yere sokulan bir rüzgar gibi

Aşkım iki günlük iptilalardı
Hayatım tükenmez maceralardı
İçimde binlerce istekler vardı
Bir şair, yahut bir hükümdar gibi

Hissedince sana vurulduğumu
Anladım ne kadar yorulduğumu
Sakinleştiğimi, durulduğumu
Denize dökülen bir pınar gibi

Şimdi şiir bence senin yüzündür
Şimdi benim tahtım senin dizindir
Sevgilim, saadet ikimizindir
Göklerden gelen bir yadigar gibi

Sözün şiirlerin mükemmelidir
Senden başkasını seven delidir
Yüzün çiçeklerin en güzelidir
Gözlerin bilinmez bir diyar gibi

Başını göğsüme sakla sevgilim
Güzel saçlarında dolaşsın elim
Bir gün ağlayalım, bir gün gülelim
Sevişen yaramaz çocuklar gibi

PRAG | PRAHA

PRAG | PRAHA

29.01.2015 – 01.02.2015

Pražský hrad | Prag Kalesi

Ocak’ın sonunda Prag’a gittim. İlk Avrupa seyahatimdi, bu yüzden pek objektif bir değerlendirme olmayabilir ama Prag’ı çok beğendim ben. Mümkün olursa sık sık gitmeyi düşünüyorum. İşe en başından başlayalım ki açık bir bilgilendirme olsun. Başlayalım hadi, buyrun.

Bir turla gittiğim için vize başvurusunu şahsen yapmadım ancak görüşme kısmından başlayabilirim. Gerekli belgeleri tur şirketine teslim ettim. 19 Ocak günü Çek Cumhuriyeti Başkonsolosluğu‘na görüşmeye gittim. Schengen bölgesine girenler için klasik sorular sordular, “Neden Prag?”, “Prag’da veya yurtdışında bir akrabanız var mı?”, “Tur aracılığıyla mı gidiyorsunuz?” vs. 5 gün içerisinde vizemin onaylandığı haberi geldi. Tam olarak 4 günlük vize vermişler sağ olsunlar 🙂 Tur ile gitmek daha hesaplı ve daha mantıklı oluyor düşünenler için.

Pražský hrad | Prag Kalesi

29 Ocak günü Sabiha Gökçen Havalimanı’ndan kalkan uçakla Vaclav Havel Havalimanı’na ulaştım. İlk önce Pražský hrad (Prag Kalesi)‘a gittik. Tarih severler için mutlaka görülmesi gereken bir kale. Yapılışı 900’lü yıllara dayanıyor. Yüzyıllar içinde büyümüş, gelişmiş, yeni binalar eklenmiş. Eklenen binalarda sanat dönemlerini ve bu dönemlerin stillerini hissediyorsunuz. Aynı zamanda bu kale devlet başkanının makamı. Siz kalenin içinde ellerinizi sallayarak dolaşırken bir yerlerde de devlet başkanı devlet işlerini yönetiyor ve siz gezerken “Hop kardeşim sen ne yapıyorsun burada?” demiyor. Bizde olsa kesin derler. 🙂 Aynı zamanda kalenin çevresinde ufak kafeler var, Franz Kafka’nın bir zamanlar yaşadığı evin bulunduğu Altın Yol‘a da gidebilirsiniz, burada fiyatları yüksek ufak dükkanlar var.

Franz Kafka’nın bir zamanlar yaşadığı ev
Pražský Orloj | Astronomik Saat Kulesi

Daha sonra Staré Město (Eski Şehir)’ya, Staroměstské náměstí (Eski Şehir Meydanı)’ye gittim. Burada şehrin sembollerinden biri olan Astronomik Saat Kulesi ve Tyn Katedrali sizi karşılıyor. Prag’da gördüğüm en kalabalık yer burasıydı, çünkü neredeyse herkes orada. Özellikle saat başlarında Astronomik Saat Kulesi’nin etrafında iğne atsan yere düşmüyor. Sebebini söyleyip merakınızı söndürmek istemem. Burada çeşitli aktiviteler de oluyor günün her saati. Bizim Taksim Meydanı’nın biraz yaşlısı ve daha güzeli gibi düşünebilirsiniz. 🙂 Müzisyenler, akrobatlar, performans sanatçıları, dilenciler, hiçbir anlamı olmayan küçük objeleri satan insanlar, yardım toplayan kişiler, büyük partilere bilet satan insanlar (bunların çoğu Türkçe biliyor, yardıma ihtiyacınız olursa danışabilirsiniz). Bu meydanda hırsızlık ve kapkaççılık da çok oluyormuş, neyseki başıma gelmedi. Tyn Katedrali’ni sağınıza, Astronomik Saat Kulesi’ni solunuza alıp meydanın sol üst köşesinden araya girerseniz, 500 metre kadar ileride, KFC’nin neredeyse tam karşısında, Kaprova ve Zatecka caddelerinin birleştiği yerde Döviz Bürosu var, buradan eurolarınızı komisyonsuz bozdurabilirsiniz. Ayrıca yine bu caddede ucuz fast-food restaurantları var, riske girmeyeyim bildiğim şeyleri yiyeyim derseniz bu caddede KFC, McDonalds var. Paneria isimli paniniciyi tavsiye ederim.

Meydana geri dönecek olursak, günün her saati hareketli bu meydan. Gündüz vakti dediğim gibi çeşitli aktiviteler olurken, geceleri de uyuşturucu satıcıları ve barlara çekmek için çeşitli kimseler oluyor. Astronomik Saat Kulesi’ni sağınıza alıp düz ilerlediğinizde Malé náměstí‘ye (Küçük Meydan) ulaşıyorsunuz. Burada benim favori mekanım olan Hard Rock Cafe Praha var. Yanında geceleri bambaşka bir hale dönüşen Coyote Bar var. Buralarda size şuraya gidin, buraya gidin diye bir şey söylemem mümkün değil. Çünkü bu şehir kaybolarak öğrenilecek bir şehir. Hangi sokağa girseniz benzer nitelikte ama farklı şeyler görüyorsunuz. Akşam otele döndük, yerleştikten ve kısa bir dinlenmeden sonra Prag’ın gece hayatına bıraktık kendimizi. Tura dahil olan, güzel bir bira tadımına gittik. Ciddi anlamda bize yıllarca bira diye bambaşka şeyler içirmişler. Aradan 1,5 aydan fazla zaman geçti, durduk yere tadı geliyor bu güzel biraların. Gece sürekli canlı, sönmüyor. 20 000 adım gibi bir yürüyüşle tamamlamış oldum.

Ertesi gün tamamen serbest gündü, yürüyerek Prag’ı keşfetme günüydü. Aynı sokaklardan kim bilir kaç kere geçtim ve ne yazıkki aynı sokak olduğunu üç ya da dördüncü seferde fark ettim. Her yer hediyelik dükkan, eşe dosta nereden hediye alacağım gibi bir sıkıntıya düşmenize gerek yok yani. Fiyatlar da her yerde aşağı yukarı aynı. Magnetler ortalama 100 kron ama 30 krona da magnet aldım, 400 krona da magnet aldım. Kupalar ortalama 200 kron. Anahtarlıklar da yine 100-200 kron arası değişiyor. Staré Město (Eski Şehir)’den uzaklaştıkça fiyatlar düşüyor.

Bu arada 1 TL aşağı yukarı 10 Çek Kronu’na denk geliyordu ben gittiğimde. Bu yüzden çok para harcıyormuşsunuz gibi gelse de -binlerce kron- aslında öyle çok büyük bir mebla olmadığını fark ediyorsunuz. Exchange Ofisleri euro çeviriyor, TL almıyorlar. Ama paranızı euroya çeviremeden giderseniz ATM’ler komisyonsuz paranızı kron olarak veriyor.

Gezerken karşınıza denk gelen ve cezbedici restaurantlara girmekten çekinmeyin. “İlla şöyle bir şey arıyorum”, “Ya şunu görmüştük ama onu bulalım” derken kayboluyorsunuz. “Ben Türk yemeği yemek istiyorum, riske giremem” derseniz de Franz Kafka‘nın kafasından oluşan heykelin hemen arka sokağında, köşede bir Türk Lokantası var. Lig Tv yayını da varmış 🙂 Franz Kafka Heykeli’nin çaprazında vejeteryan restaurantı var, tercih edenler için. Yemek konusunda sıkıntı yaşayacağınız bir şehir değil, gittiğim her restaurant çok lezzetliydi, domuz eti yemekten imtina edenlerin de belirtmesi yetiyor.

Franz Kafka Heykeli

Dediğim gibi gezerken bir şey ilginizi çekerse girin çünkü her sokak birbirine benzediği için bulmak çok zor oluyor bir daha. 🙂 Şehirden uzaklaştıkça, Vltava Nehri’ne yaklaştıkça hatta geçtikçe tarihi doku da büyük ölçüde azalıyor, yerini küçük küçük alışveriş merkezlerine bırakıyor. Burada müzeler, bankalar, restaurantlar var bol bol. Dans Eden Bina da bu Vltava Nehri boyunda. Ayrıca nehir üzerinde restaurantlar, kafeler de var. İkinci günü gezerek geçirdim, geceyi Hard Rock Cafe Praha’da tamamladım. Fiyatlar uygun, müzikler müthiş, ilgi alaka şahane. Türk garson var, ihtiyacınız olan bir şey olduğunda kendisine sorabilirsiniz, çok güler yüzlü ve yardımsever. 02:00 gibi kapanıyor ama etraf bar/club dolu olduğu için erken yatmak istemiyorsanız eğlencenize devam edebilirsiniz.

Dans Eden Bina
Karlovy Vary | Karlsbad | Karl’ın Banyoları

Ertesi gün, yani üçüncü gün sabah erkenden Karlovy Vary‘ye, Karl’ın Banyoları’na yola çıktık. Uzunca bir yol. Otobüsle 1:30 saat sürüyor aşağı yukarı. Prag’da kar yokken yollarda ve burada kar vardı ancak hiç üşümedim, değişik bir kardı açıkçası. Bu şehrin sıcak su kaynakları var yüzyıllardan beri durmadan akan. Küçük çeşmeler yapmışlar, bu çeşmelerden sürekli ortalama 60ºC sular akıyor. Çeşmelerin hemen üstünde sıcaklık derecesi ve neye iyi geldiği yazıyor. Kimisi mide rahatsızlığına iyi geliyormuş, kimisi cildi güzelleştiriyormuş. Bence hepsi aynı kaynaktan geliyor o yüzden pek farklı niteliklere sahip olmaları mümkün değil ama pazarlama yöntemi tabi bu. 🙂 Sular çok sıcak olduğu için elle dokunmak biraz zor oluyor, bu yüzden turistik bardaklar yapmışlar, bunlardan büyük annelerize almanız müthiş isabetli olacaktır çünkü tam olarak eski porselen setleri tamamlar nitelikte bunlar. Atatürk sıcak su kaynakları olduğu için bu şehirde 3 ay kadar kalmış. Bu şehrin bir diğer varlığı ise Becherovka. İlginç bir likör kendisi. Karlovy Vary’de bir Türk tarafından işletilen Beethoven Restaurant‘ta öğle yemeği yedik. Burası bir restaurant olduğu gibi aynı zamanda bir Çek içkisi olan Absinth müzesi. Aynı zamanda adını şu an hatırlayamadığım bir taştan yapılan kolyeler/yüzükler satılan bir mağazası da var. Hediyelik eşyalarınızı buradan temin etmeniz çok mantıklı olacaktır çünkü Türklere acayip indirim yapıyor sahibi. Yemekleri de gayet başarılı. Buradan absinth, absinth kaşığı, anneme yüzük, birkaç da kupa aldım.

Karlovy Vary’deki çeşmelerden biri
Pilsner Urquell’in restaurantı

Karlovy Vary’den sonra yaklaşık 1:30 saat süren yolculuğun ardından Plzen‘e ulaştık. Burada tarihi bir bira fabrikası olan Pilsner Urquell‘e geldik. Fabrikanın en eski kısmını restauranta çevirmişler. Sayamayacağım kadar çeşitli biralar var burada. Ve hayatımda tatmadığım kadar güzel hepsi. Aynı zamanda bira bardakları, tişörtler, anahtarlıklar ve götürmek isteyenler için biralar satılan küçük bir mağazası da var. Ben 5 bardak ve anahtarlığa 300 kron gibi bir para verdim; tanesi 6-7 liraya denk gelen müthiş hediyelik bardaklar bunlar. Biradan aldığınız keyif de cabası. Akşam 08:00 gibi Prag’a dönük, isteyenler için Orta Çağ Gecesi vardı, benim pek ilgimi çekmediği için katılmadım ama katılan arkadaşlarım çok eğlenmiş. Ben geceyi Hard Rock Cafe Praha, Coyotes Bar ve Bombay Cocktail Bar‘da tamamladım.

4. gün, 12:00 gibi havalimanına hareket edecektik, 2-3 saat kadar uyuyup sabah 08:00 gibi uyandım. Prag Metrosu’nu kullanarak Staroměstské náměstí’ye gittim. Metro kullanımı çok kolay. Yürümeye üşeniyorsanız, vaktiniz de kısıtlıysa metroyu kullanmanızı tavsiye ederim. 2 saatlik biletler 25 kron, 2,5 TL’ye tekabül ediyor. Taksiler biraz pahalı, yürüyerek 20 dakika kadar süren yolu taksi 500 krona getiriyor. O yüzden metro kullanmak daha mantıklı. Son günü birkaç kupa, birkaç anahtarlık vs. alarak geçirdim.

1000 kron üstü alışverişlerinizde KDV’yi geri almak için tax-free kağıdı isteyip havalimanında paranızı geri alabiliyorsunuz. Benim 1000 kronun üstünde tek bir alışverişim oldu; yaklaşık 2000 kron, onun da KDV’si yaklaşık 265 kron olarak geri döndü. 700 kron kadar geri alanlar oldu, böyle alışverişlerde tabi paranızı euroya çevirseniz iyi olur ancak ben hatıra parası olarak kalsın diye düşünerek çevirmedim. Hoş sonradan ilk gün giydiğim pantolonun cebinde 400 kron buldum ama olsun yani. 😀 Tax-free ofisinin hemen yanında exchange ofisi var. Duty free mağazalarında fiyatlar İstanbul’a oranla daha yüksek. “Eyvah nerede son kez sigara içeceğim uçağa binmeden?” diyenler için de, Porsche Design mağazının hemen yanında fiyatları gayet uygun bir kafe var, sigara içilebiliyor. Dönmeden son kez bir bira içeyim diyenler için de birebir.

Aradan 1,5 ay geçti, atladığım, unuttuğum detaylar olabilir. Ben Prag’tan çok keyif aldım, dediğim gibi tekrar gitmeyi düşünüyorum. Birkaç kısa bilgi ile yazımı bitireyim.

– Euro ile gidin, TL bozmuyorlar, çoğu yerde euro da geçmiyor, kron kullanılıyor.
– Bir saat başında Astronomik Saat Kulesi’nin önünde olmaya çalışın.
– Kaleyi mutlaka ziyaret edin.
– Yürümeden bu şehirde pek keyif almazsınız, her köşesinde bir güzellik gizli.
– Her yerde hediyelik eşyalar var ve çok büyük fiyat farkı olmuyor. Alayım kurtulayım diyerek gezinizin başında ellerinizi doldurup kendinize yük yapmayın.
– Absinth için mutlaka. Bira severseniz her biri farklı biraların hepsini tavsiye ederim. Yok heyecan aramıyorum derseniz Pilsner Urquell ve Gambrinus Unfiltered güzel biralar, tavsiye ederim. Aynı zamanda Budweiser de Çek menşeili bir bira ama lezzet olarak Amerikan üretiminin biraz gerisinde kalmış.
– Aç kalmazsınız, her yer müthiş restaurantlar ve kafelerle dolu. Türk restaurantları da var her yerde, mutlaka denk gelirsiniz.
– Vize bedeli 60€. Konsolosluk çalışanları biraz gergin tipler.
– Sigara pahalı, oradan almaktansa giderken yanınıza almanız daha mantıklı olur. Marlboro’nun paketi aşağı yukarı 12 TL’ye denk geliyor.
– “Ahoj!” (ahoy diye okunuyor) merhaba demek, “Díky!” (diiki diye okunuyor) teşekkür ederim demek. Ama neredeyse herkes İngilizce biliyor, bilmeyen de bir şekilde kendini ifade ediyor.

Gitmeyi düşünüyorsanız hiç düşünmeyin, direkt gidin. 🙂 Buram buram Orta Çağ kokan muhteşem bir şehir. Şimdiden iyi eğlenceler.

COINCIDENTIA & AMICITIA

COINCIDENTIA & AMICITIA

Tesadüf & Dostluk

Hayat bize her ortam, mecra ve durumda yeni bir şeyler öğretmek üzere kurulmuş gibi. Hiç beklemediğimiz, hiç ummadığımız hatta tahayyül dahi etmediğimiz yerlerden müthiş hayat dersleri alıyoruz ve bunun adına da olgunluk diyoruz. Hiç beklemediğimiz yerlerden gelebildiği gibi hiç beklemediğimiz kişilerden de gelebiliyor. Mesela kendisi bile söylediğinin ne anlama geldiğini bilmiyor ama gelip sana güven olgusunun ne olduğunu, umutun ve yarına ışıkla bakmanın aslında bir kandırmaca olduğunu öğretiyor ve yok oluyor. Hayatına girme amacının bu olduğunu anlıyorsun böylece. Bir tesadüf sanıyorsun ama aslında değil. Hiçbir zaman da olmadı.

Bu dünya, kardeş gezegenlerimiz Venüs ve Mars, yaşam kaynağımız ve en sevdiğimiz yıldızımız olan güneş, içinde binbir gizem taşıyan Samanyolu (Milkyway çok daha güzel bir isim, keşke biz de süt yolu desek), komşu galaksimiz Andromeda ve tahayyül sınırlarımızın milyonlarca katında, yüz milyonlarca milyarlarca galaksiden oluşan evrenimiz tamamen bir tesadüf üzerine oluşmuştur. Bir zerrenin, var sayamayacağımız kadar küçük bir noktanın yine nereden geldiği hala muamma olan bir enerji ile patlaması sonucu 13,5 milyar yılda günümüzdeki konumuna gelmesi, gezegenlerde çeşitli yaşamların oluşması tamamen tesadüftür. Ancak insanlarla tanışmamız, insanların hayatımıza girmesi, bir şeyler öğretip çıkması tesadüften ziyade insanların dünyada evrilmesi ile aşağı yukarı aynı şey. Yani yaşam. Yaşamak. İnsanlar birbirlerine bir şeyler öğretmek, birbirlerinden feyz almak, birbirlerinden duygu almak veya birbirleriyle fikir alışverişi yapmak için yaşarlar. İnsanlar birlikte yaşarlar. Yalnız bir insanın yaşama imkanı yoktur.

“Bir insana sahip olmak” ilk duyulduğunda korkunç bir terim gibi gelebilir. Çünkü insana köleliği hatırlatır. Kölelik Roma’nın yıkılmasıyla ilk büyük darbeyi almıştır, Fransız İhtilali’yle bitme aşamasına gelmiş, uzaya uzaya İkinci Dünya Savaşı ile tamamen sona ermiştir. Modern Kölelik denen olguyu bunun dışında tutabiliriz tabi ama biraz daha konudan saparsam cümlenin başını hatırlayamayacağım. 🙂 Bir insana sahip olmak, aslında onun da size sahip olması, karşılıklı bir sadakat ve arkadaşlık anlaşmasının temelidir. Arkadaşlık bu olgunun içini tam doldurmaz, dostluk da doldurmaya biraz yaklaşır. Mesela canınız sıkıldığında “Alo. Naber? Trafikteyim ya canım çok sıkıldı bir sesini duyayım dedim.” diyebilirsiniz ama sonra konuşmasanız da olur. Konuşsanız daha iyi olur. Ama konuşmasanız da bilirsiniz, oradadır, bir sıkıntı olsa kopup gelecektir işini gücünü bırakıp. Onlar ne güzel insanlar. Hep var olsunlar.

Not: Neredeyse 1 aydır taslaklarda duruyor bu yazı. Zar zor toparladım cümleleri, canım sağolsun diyelim. Kopukluklar, anlam kaymaları hatta tutarsızlıklar olabilir. Mazur görün.

KÜRK MANTOLU MADONNA

KÜRK MANTOLU MADONNA

BLOG #01’den alıntıladım, yanılmıyorsam bir seneden fazla oldu paylaşalı.

Orhan Pamuk, Yeni Hayat kitabına “Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti.” diyerek başlar. Bu cümle, bu cümlenin dayandığı fikir bana oldum olası saçma ve olağan dışı gelmiştir. Tabiki bu cümle modernizmin okuyucuya yansıması için mükemmel bir araç ancak buna inanıp da okuduğu tüm ilginç kitaplardan sonra “Ay canım bi’ kitap okudum, valla hayatım değişti.” diyen bir sürü insan olduğu için, cümle tamamen amacından sapmış. Yani günümüzde cümle arasında kullanılan hali. Yoksa dediğim gibi, modernizmi yansıtmak için mükemmel bir araç. Aynı anlamda olmasa bile aynı kulvarda bir kitap var benim için: Kürk Mantolu Madonna, yazarı Sabahattin Ali. Bilmeyen az kişi vardır ama bilmeyen varsa da öğrensin. Bu kitap benim hayatımı değiştirmedi belki, ancak derin izler bıraktı. Güçlü kalem ne demek, Sabahattin Ali okuyan anlar. O denli güçlü bir kalem ki, okuyanı sürüklüyor, sadece sürüklemekle bırakmayıp olayın içine çekiyor. Ben bu kadar geç kaldığıma açıkçası üzüldüm, biraz da utandım. Ancak bir düşüncem de diyor ki, “önceden okusan aynı çıkarımları yapamayabilir, aynı anlamları çıkaramayabilirdin.” Haklı, öyle olunca diyebileceğim birkaç kelime kalıyor: İyi ki varsın Sabahattin Ali.

Şimdi kitaptan ilgimi çeken cümleleri yazacağım; okumayan varsa spoiler olmasın diye burada terk edebilir ancak zaten Twitter’da Facebook’ta bol bol paylaşılıyor. O yüzden çok sıkıntı vereceğini düşünmüyorum. Yine de karar sizin.

  • İnsanlara ne kadar çok muhtaç olursam onlardan kaçmak ihtiyacım da o kadar artıyordu. sf.12
  • Nedense, hayatta bir müddet beraber yürüdüğümüz insanların başına bir felaket geldiğini, herhangi bir sıkıntıya düştüklerini görünce bu belaları kendi başımızdan savmış gibi bir ferahlık duyar ve o zavallılara sanki bize de gelebilecek belaları kendi üstlerine çektikleri için, alaka ve merhamet göstermek isteriz. sf. 15 
  • “Yahu ne oluyor bunlara? Hemen ölüyor muyuz?” diye söylenmişti. “Ölsek ne olacak sanki… Onlara ne? Ben onlar için neyim?..” Sonra daha acı ve insafsız bir tavırla ilave etmişti: “Ben onlar için hiçbir şey değilim… Hiçbir şey değildim… Senelerden beri aynı evde beraber yaşadık… Bu adam kimdir diye merak etmediler… Şimdi çekilip gideceğimden korkuyorlar…” sf. 38-39 
  • Yalnız bir şeye dayanmak artık benim için mümkün değil: Her şeyi kafamda yalnız başıma saklayamayacağım. Söylemek, bir şeyler, birçok şeyler anlatmak istiyorum… Kime?.. Şu koskocaman dünyada benim kadar yapayalnız dolaşan bir insan daha var mı acaba? Kime ne anlatabilirim? sf. 46 
  • Zaten küçükten beri hakikatten ziyade hayal dünyasında yaşayan sessiz bir çocuktum. Tabiatımda manasız denilecek kadar ileri giden bir çekingenlik vardı ki, çok kere etrafım tarafından yanlış anlaşılmama, aptal yerine konmama sebep olur ve beni üzerdi. Hiçbir şey beni, hakkımdaki bir kanaati düzeltmek mecburiyeti kadar korkutmazdı. sf. 48 
  • Bir imkan, mevcudiyetine ihtimal vermeye bile cesaret edemediğim bir imkan, boş ve manasız giden ömrümün yanına kadar sokulmuş ve sonra, birdenbire, geldiği kadar ani ve sebepsiz, çekilip gitmişti. Bunu ancak şimdi anlayabiliyordum. sf. 62 
  • Dünyada bana hiçbir şey, tabiattan melül bir insanın zorla gülmeye çalışması kadar acı vermemiştir. sf. 71 
  • İçimde ona karşı tarifi imkansız bir şefkat vardı. Yatağında nasıl uzandığını, nasıl ağır ağır nefes aldığını, saçlarının yastığa nasıl serildiğini tasavvur ediyor ve hayatta bu manzarayı görmekten daha büyük bir saadet olamayacağını düşünüyordum. sf. 85 
  • O zamana kadar bütün insanlardan esirgediğim alaka, hiç kimseye karşı tam manasıyla duymadığım sevgi sanki hep birikmiş ve muazzam bir kütle halinde şimdi bu kadına karşı meydana çıkmıştı. sf. 85 
  • Artık Maria Puder, yaşamak için kendisine kayıtsız ve şartsız muhtaç olduğum bir insandı. Bu his ilk anlarda bana da garip geliyordu. Bu yaşıma kadar mevcudiyetinden bile haberim olmayan bir insanın vücudu birdenbire benim için nasıl bir ihtiyaç olabilirdi? sf. 86
  • Göreceksiniz ya, ben dünyadan ziyade kafamın içinde yaşayan bir insanım… Hakiki hayatım benim için can sıkıcı bir rüyadan başka bir şey değildir… sf. 92
  • Bütün yakınlaşmalar, bütün birleşmeler yalancıdır. İnsanlar ancak muayyen bir hadde kadar birbirlerine sokulabilirler, üst tarafını uydururlar; ve günün birinde hatalarını anlayınca, yeislerinden her şeyi bırakırlar. sf. 93
  • Şimdiye kadar kendime bile söylemekten çekindiğim taraflarım, hiç bana haber vermeden, saklandıkları yerlerden çıkıyor ve ortaya dökülüyorlardı. sf. 103
  • Hiçbir şey düşünmemek, hiçbir şey hatırlamamak istiyordum. Bu gecenin hadiseleri, onlara hatıralarımla bile dokunmaktan ürkecek kadar kıymetliydiler. sf. 105
  • İlk zamanlarda bizi birbirimize yaklaştıran daha ziyade bir tecessüstü. Acaba daha neler var, diye merak ediyor ve gayet çok konuşuyorduk. Sonraları bu tecessüsün yerini bir alışkanlık aldı. sf. 106
  • Aşk büsbütün başka, bizim tahlil edemediğimiz öyle bir histir ki, nereden geldiğini bilmediğimiz gibi, günün birinde nereye kaçıp gittiğini de bilmeyiz. Halbuki arkadaşlık devamlıdır ve anlaşmaya bağlıdır. Nasıl başladığını gösterebilir ve bozulursa bunun sebeplerini tahlil edebiliriz. Aşka girmeyen şey ise tahlildir. sf. 107
  • Bu hareketsizliğin, korkuya dayanan bu tereddüdün daha zararlı olduğunu, insan münasebetlerinde bir noktada taş kesilmiş gibi kalınamayacağını, ileriye atılmayan her adımın insanı geriye götürdüğünü ve yaklaştırmayan anların muhakkak uzaklaştırdığını karanlık bir şekilde seziyor ve içimde sessizce yanan fakat günden güne büyüyen bir endişenin yer etmeye başladığını hissediyordum. sf. 108-109
  • İnsan ömrü doğumdan ölüme kadar uzanan tek bir yoldan ibarettir ve bunun üzerinde yapılan her türlü taksimat sunidir. sf. 110
  • O beni mahzun zannediyordu. Halbuki değildim. Şimdi gülemeyecek kadar mesuttum ve saadetimi ciddiye alıyordum. sf. 112
  • Demek ki insanlar birbirine ancak muayyen bir hadde kadar yaklaşabiliyorlar ve ondan sonra, daha fazla sokulmak için atılan her adım daha çok uzaklaştırıyor. Seninle aramızdaki yakınlaşmanın bir hududu, bir sonu olmamasını ne kadar isterdim. sf. 120
  • Bir kadının bize her şeyini verdiğini zannettiğimiz anda onun hakikatte bize hiçbir şey vermiş olmadığını görmek, bize en yakın olduğunu sandığımız sırada bizden, bütün mesafelerin ötesindeymiş kadar uzak bulunduğunu kabule mecbur kalmak acı bir şey. sf. 122
  • Muhakkak ki dünyanın en lüzumsuz adamıydım. Hayat beni kaybetmekle hiçbir şey ziyan etmeyecekti. Hiç kimsenin benden bir şey beklediği ve benim hiç kimseden bir şey beklediğim yoktu. sf. 124
  • Maria Puder’le tanışmadan evvelki boş, gayesiz, maksatsız günler, eskisinden çok daha ıstırap verici bir halde, yeniden başlamıştı. Arada bir fark vardı: Hayatın bundan ibaret olduğunu zannettiren bilgisizliğimin yerini şimdi, dünyada başka türlü de yaşanabileceğini bir kere öğrenmiş olmamın azabı tutuyordu. sf. 146
  • Ona ne kadar muhtaç olduğumu şimdi anlıyordum. Ben hayatta yalnız başına yürüyebilecek bir insan değildim. Daima onun gibi bir desteğe muhtaçtım. sf. 146
  • İçimde insanlara karşı öyle bir itimatsızlık, öyle bir acılık peyda olmuştu ki, bundan zaman zaman kendim de korkuyordum. Kim olursa olsun, temasa geldiğim herkesi düşman, hiç değilse muzır bir mahluk telakki ediyordum. Seneler geçtikçe bu his kuvvetini kaybedeceğine şiddetlendş. İnsanlara karşı duyduğum şüphe, kin derecesine çıktı. Bana yaklaşmak isteyenlerden kaçtım. Kendime en yakın bulduğum veya bulacağımı zannettiğim insanlardan en çok korkuyordum. “O bile böyle yaptıktan sonra!…” diyordum… Ne yapmıştı, bu malum değildi. sf. 147
  •  Dünyada bir tek insana inanmıştım. O kadar çok inanmıştım ki, bunda aldanmış olmak, bende artık inanmak kudreti bırakmamıştı. Ona kızgın değildim. Ona kızmama, darılmama, onun aleyhinde düşünmeme imkan olmadığını hissediyordum. Ama bir kere kırılmıştım. Hayatta en güvendiğim insana karşı duyduğum bu kırgınlık, adeta bütün insanlara dağılmıştı; çünkü o benim için bütün insanlığın timsaliydi. sf. 149
  • İnsanları sevmeme ve onlara tekrar yaklaşmama da imkan yoktu; çünkü en inandığım, en güvendiğim insanda aldanmıştım. Başkalarına emniyet edebilir miydim? sf. 150
  • Nefsimi ebedi bir yalnızlığa mahkûm etmeye mecburum. Hayat ancak bir kere oynanan bir kumardır, ben onu kaybettim. sf. 159

ITINERE

ITINERE

Mevcudiyet bağlarını bir an olsun terk edip karanlık bir rıhtımdan başlayıp aydınlık sahillerde son bulacak yolculuğa çıkmaya bir an olsun niyetlendik. Buradan sonrası her türlü güzelliğe açılacak kapının anahtarı ve aynı zamanda geçiş hakkıdır.

Arkamıza bakmadan çıktığımız yolculukların çoğunda arkamızda kötü şeyler bırakırız. Çoğu yolculuğun esas sebebi içinde bulunduğumuz keşmekeşin, kaosun ve karmaşanın içinden sıyrılmak, en kötü ihtimalle birkaç saatliğine kendi dünyamızdan kopup başka bir hayatı yaşamak, hiç değilse yaşıyor gibi yapmaktır. Yolculukların en güzel yanı bilmediğimiz şeyler keşfetmek, hiç görmediğimiz güzelliklere tanık olmak, hiç tatmadığımız lezzetleri tatmak ve aslında bugüne kadar yanına bile yaklaşmadığımız başka hayatlara misafir olmaktır. Yolculuğu yaklaşık 20 saat sürecek ve sizi dünyanın öbür ucuna götürecek bir gezi olarak da nitelendirebilirsiniz, ancak sigara almak için markete 20 dakikalık bir yolculuk yapmak da en nihayetinde amacına ve ismine uygun bir ziyaret olacaktır. Yaklaşık 21 yaşındayım. Bana göre yolculukların en güzeli bir kişiye yapılan yolculuktur. Bir kişiye yapılan yolculuk, insanın ufkunu genişletir, yeni hayatlar ve yeni dünyalar sunar önümüze, insanlığın ve insan olmanın temelindeki iletişime olanak sunar, özü tamamen paylaşmaya dayalı olan mutluluğun ilk adımıdır da denebilir. Ancak daha da özelleştirirsek konumuzu, en güzel yolculuk bir insanın yüreğine yapılan yolculuktur. Yavaş teslimiyet. Bir insanın yüreğine girdikten sonra teslim olmuş sayılırız çoğu zaman. Ama yüreğe yapılan yolculuk dünyanın etrafını yürüyerek gezmekten daha zor gelebilir. Normaldir. Çünkü bunun bir ölçeği yok. Mesela bir şehre girdiğinde mavi tabeladan anlarsın geldiğini ya da havaalanının kapısında kocaman yazar “x’e hoşgeldiniz” diye. Ancak yüreğin böyle bir sınırı yok. Sınırı olmadığı gibi irade de yetmiyor. Ben gidiyorum deyip gidemezsin. Vize almak gerek ama vize de bildiğimiz vizeden değil. Davet almadan gidemezsin. Bazen davet alsan da gidemezsin. Ben yazarken karıştırdım, okurken daha da karışır muhtemelen. Özetleyecek olursak, bir insanın yüreğine yapılan yolculuk, yolculukların en zorudur. Gidiyorum demekle gidilmez. Çetin, zorlu, dikenli, çoğu zaman kara kış, bozuk bir yoldur. Ancak yolun sonu gül bahçelerine açılır, barınırsan gül ağaçları olur, nehirler ırmaklar olur, güzelliklerin de güzeli olur.

Seven kadının o garip bakışı var ya,
Sere serpe yıkansın diye güzelliği
Dalgalı ayın titrek göle gönderdiği
Beyaz ışın gibi bize doğru kayar ya;

Bir kumarbazın sonuncu para kesesi;
Çapkıca bir öpücüğü sıska Adeline’in;
Tıpkı uzak sesi gibi insan derdinin,
Sinirlendirici, tatlı bir müzik sesi,

Bütün bunlar değmez, derin şişe, senin
Dindar ozanın susamış yüreği için
Bağrında tuttuğun etkili balsılara;

Umut, gençlik, yaşam boşaltısın içlere,
– Ve onur, hazine bütün dilencilere,
Ki bizi yengin ve eş kılar Tanrılara!

Charles Baudelaire

QUOD SI I MORI?

QUOD SI I MORI?

Bir insanın sırtına taşıyabileceğinden fazla yük verirseniz, o yükü taşımak için eğilir, eğilir, eğilir; nihayetinde kamburu çıkar. Bu kamburun yaptığı ağrı artık bırak o yükü taşımayı, kendini taşımasına olanak vermez. İşte her şey böyle oluyor. Gün geçtikçe, tek tek, sırtımıza yük koyuluyor, bir yerden sonra taşıyamayacak duruma geleceğiz, an meselesi. Bunu bir kişi, birkaç kişi mi yapıyor? Hayır tabi. Çoğu zaman insan kendi sırtına kendi koyuyor yükü. E insanlar zaten kendi yükü azalsın diye başkasına paslamaktan imtina etmiyor. Hayat desen, öyle sıkıntılı bir dönemde geldik ki dünyaya, yük ile doğuyoruz desek yeri var. Küçük şehir o kadar değil de, büyük şehir hayatı insana zaten kendinin iki misli yük veriyor. E ne oldu? Nasıl yaşayacağız? Hayatımızı mı yaşayalım, yük mü taşıyalım? “Yükü eşimle dostumla birlikte taşırım, atlatırım.” diyebilirsin ama öyle bir ihtimal de yok. Senin yükün sana yük, başkasının umrunda değil ki. El elin eşeğini türkü çağırarak ararmış. Hem kendince yükü var onun da, sana mı destek olsun, kendi yükünü mü taşısın? Olmaz. Ne yapmak lazım? İşte bu soruyu kendime hep soruyorum. Şu hayatta dertsiz, tasasız yaşamak için ne yapsak yerini bulur? Ben yıllardır üstüne düşünüyorum, henüz işe yarayacak bir cevap bulamadım. Bulabilen buyursun gelsin, bana da fikir versin.

İnsanın sıkıntılı bir primat olduğu konusunda mutabıksak, asıl meseleye geliyorum. Neden mutlu olamıyoruz? Olan da var, bu yersiz oldu. Mutlu olamayacaksak neden yaşıyoruz? Şu hayattaki gayemiz nedir mesela? Ben 20 yıl 3 aylık hayatımda henüz buna net bir cevap bulamadım. Çocukken böyle bir derdim yoktu. Bu derdi edindiğim zaman pansuman edecek çeşitli eğlencelikler buldum kendime. Ama hepsi bir bir tükendi yıllar geçtikçe. Şimdi, bu yıllardır büyüyen ve acıyla beslenen canavar karşımda öylece duruyor. Mutlu olmuyor muyum? Melankolik değilim, pesimist de değilim, tabiki mutlu olduğum zamanlar oluyor. Hatta bazı küçük şeylerden büyük mutluluklar çıkarıyorum kendime. Ama hayatımın geneline yayılan bir mutluluğu uzun süredir bulamadım. Yıllar oldu. Bir bahçe hayal edin, yemyeşil. Bu çimler stabil hayatı temsil etsin. Arada bir veya iki tane de kasımpatı düşünün. Bunlar da mutluluklar olsun. İşte bu kadar. Uçsuz bucaksız bir bahçenin ortasında iki tane kasımpatı. Neden kasımpatı bahçesi değil burası diye düşünüyorum. Cevap bulamıyorum. Uygun bir cevap bulsam da bunu insanlığıma, insanlık gururuma yakıştıramıyorum. Ciddi anlamda yabancılık ve yalnızlık çekiyorum. Bu yanlış anlaşılmaya çok müsait bir cümle ama içinden cımbızla gerçek anlamını çekerseniz çok da net.

Mutsuzluğun fenomenine indiğimize göre, asıl önemli kısıma adım atalım. Çözüm. Diyorum ya, çözümünü arıyorum. Yıllardır. Gerçekten düşünmeye başladığımdan beri. Henüz geçerli ve mantıklı bir cevaba ulaşmış değilim. Hali hazırda kendime küçük mutluluklar yaratabiliyorum, bu da bir başarıdır çünkü bunu yapamadığım zamanlar da oldu. Ancak geçerli ve muktedir bir mutluluk arıyorum. Bunu yapabilecek bir şey, bir kişi ya da bir durum uzun süredir yakınımdan geçmiyor. Tam olacak gibi olsa da bir anda tam tersine dönüyor iş. Ben de “Noldu şimdi?” diyorum, bir rüzgar gibi geçiyor sıcak bir yaz akşamında. Tadını alıyorsun ama devamı gelmediği için eksik kalıyor. Eksik kaldığı için de mutsuzluğu çağırıyor. Keşke en başından beri mutlu olmasaydım diyorum bazen, mutluluğun tadını almadığım için istemezdim de. Hiç çikolata yemeyen birinin canı çikolata ister mi? İstemez tabi. Bir bildiğiniz var mı? Bir tavsiyeniz? “Bu günler de geçer” gibi samimiyetsiz cümleleri kastetmiyorum. Şu hayatta geçmeyen hiçbir şey yok. Her şey geçer. Aklınıza gelebilecek her şey. Ancak geçmesini beklemek yerine onu değiştirme kudretinin kaynağını merak ediyorum.

 GÜZELLEME

Bak bunlar ellerin senin bunlar ayakların
Bunlar o kadar güzel ki artık o kadar olur
Bunlar da saçların işte akşamdan çözülü
Bak bu sensin çocuğum enine boyuna
Bu da yatak olduğuna göre altımızdaki
Sabahlara kadar koynumda yatmışsın
Bak bende yalan yok vallahi billahi
Sen o kadar güzelsin ki artık o kadar olur

İşe bak sen gözlerin de burda
Gözlerinin ucu da burda yaşamaya alışık
İyi ki burda yoksa ben ne yapardım
Bak çocuğum kolların işte çıplak işte
Bak gizlisi saklısı kalmadı günümüzün
Gözlerin sabahın sekizinde bana açık
Ne günah işlediysek yarı yarıya

Sen asıl bunlara bak bunlar dudakların
Bunların konuşması olur öpülmesi olur
Seni usulca öpmüştüm ilk öptüğümde
Vapurdaydık vapur kıyıya gidiyordu
Üç kulaç öteden İstanbul gidiyordu
Uzanmış seni usulca öpmüştüm
Hemen yanımızdan balıklar gidiyordu.

Cemal SÜREYA