REDITUM (v.2)

670px-Understand-Self-Harm-(Teenagers)-Step-1Bullet8

Karanlığa gömülmüş bir insanı, ne kadar uğraşırsan uğraş, karanlıktan kurtaramazsın. (Bu kendime nottu) Kaybedecek hiçbir şeyi olmayan insanı yoklukla ya da varlıkla terbiye de edemezsin. Yokluğun içinden varlık da çıkmaz. Karanlığın en koyu olduğu yerde ışık da bulamazsın.

Salak salak şeyler. Anlamı yok bir kere. Nedir yani, oyun mu oynuyoruz? Böyle mi olacak hep bu?

Neyse neyse.

Naber? Çok boşladım buraları, taslaklarda 30 kadar yazı duruyor, hiçbiri yayınlanacak olgunluğa erişmediği için yayınlamadım. Yazdım yazdım sakladım. Küçüklükten beri tasarrufumdur bu zaten, yazdıklarımı kendime saklarım. Bir önceki yazıda yaz geldiği için neşemi ve sevincimi bahar çiçekleri gibi sizlerle paylaşmıştım, yapmaz olsaydım keşke. Sanki yangının içinde yaşıyoruz, öyle korkunç bir sıcak. Şu sıralar biraz insaflı davranıyor ama geçtiğimiz 2-3 hafta kontrolsüz sıcaktı. Ben bu kötü durumu aşmak için gündüzleri uyumaya gayret ettim. Ama normal bir insanın uyku saatlerine uymadığı için bu sefer de geceleri yalnız kaldım hep, çok sıkıldı canım. Bir başıma yüzdüm.

Sıcaktı, yaz okuluydu, bayramdı derken güzelim yaz tatilini bitirdik ya. O biraz kırıcı oldu. Ağustos’un yarısı geldi, anlayamadan Eylül de gelir. En sevdiğim aydır eylül, doğduğum ay bir kere, güzel yani. Havası da çok güzel olur. Serin desen serin olmaz, sıcak desen sıcak da değil. Şort giyilebilir (şort kutsalımdır) ama üste de ince bir hırka alınsa iyi olur. Mükemmel değil mi? Dünyanın en sevimli havası. Bir sevimlilik yarışması olsa rahatlıkla birinci gelir.

Yine bu sizlerle arama giren boşlukta, ramazanın göbeğinde Dubai’ye gittim. Bakın zaten Dubai’ye gitmeyin, onu demiyorum da, ramazanda sakın gitmeyin. Sıcak zaten yani burada galiz küfürler, bol sinkaflı haykırışlar olacaktı ama etmiyorum, tarifsiz sıcak. Bizim cennet memleketimizin sıcağına kurban olurum. Bir de ramazan, yani gerçekten Türkiye cennet gibi bir yer. Aç kaldım, susuz kaldım, iftara kadar cipslerle krakerlerle doymaya çalıştım. Bütün ülkeyi yabancılara peşkeş çekip sonra da çok müslüman şovuyla yemek yedirmiyorlar. Bırakınız yesinler, bırakınız geçsinler. Sen vatandaşına yine yedirme, yedir demiyorum ama bırak biz yiyelim şe ref less. Bari restaurantları kapatmayın. Çok doluyum bu hususta, kusura bakmayın.

Henüz yaza erişmeden, her sene düzenli tekrarladığım, “Bu sene feci yanacağım ya, siyah olacağım böyle, wadzup nigga diye gezeceğim” sözlerini yeminlerini yine gerçekleştiremedim. Ya ben zaten 3 yıldır güneşlenmiyorum. Bir zamanlar bütün yazlarımı Marmaris’te geçirirdim, 2012 yazında Türk Bayrağı rengine döndüm. Şaka sanıyorsun değil mi? Değil. Bildiğin kırmızı oldum. Beni göndere çeksen en fazla ay yıldızın orantısızlığından anlarlardı bayrak olmadığımı, o kadar kızardım. Ertesi günlerde ise adeta bir yılan gibi tümden deri değiştirdim. Bir tek güneş görmeyen yerlerim soyulmadı, geri kalanımın derisi tamamen değişti, ben eski ben değildim, o kadar değiştim. O günden beri de güneşe net olarak çıkmadım. Birtakım güneşlenme girişimlerim oldu, olmadı değil ama akşam 5’ten sonra güneşlendiğim için bir işe yaramadı. Oysa Eda Taşpınar’ın güneş kremlerinden aldım hep, kadın bronz heykel gibi geziyor hep, ama günde 8 saat güneşleniyor kendisi, ben akşam güneşinde yarım saat güneşlendiğim için etkili olmadı. Ben de kabullendim artık, beyaz peynir gibi gezeceğim. En fazla amele yanıklarım olur, dahası da olmaz. (Bu amele yanığının daha güzel bir adı yok mu?)

Saygıdeğer Romalılar, siz siz olun yaz okuluna kalmayın, çok yoruldum. Yaz tatili gibi değildi. Sıkıldım, bunaldım. Yine geçen seneki yaza göre daha kaliteli geçti, inkar edecek değilim ama en kötü yazlar arasına da rahatlıkla girer. Geçen yaz ne sıkılmıştı canım be, hey gidi hey.

Velhasıl kelam, yazı da yedik. Yine gelin, ben daha sık burada olacağım artık. Ö per ler.

REDITUM

Merhaba. Neredeyse iki aydır burayı çok boşladım. Neden böyle oldu anlamadım, oysa Blogger’dan buraya taşınırken bambaşka hayallerim vardı. İki haftada bir içimden geçen her şeyi buraya döküp parça parça rahatlamayı, hiç tanımadığım insanlara içimi açarak belki yeni arkadaşlıklar kurmayı, hiç olmazsa hiç alakam olmayan evlere birkaç dakikalığına da olsa girip yeni ufuklara açılmayı hedefliyordum. Ancak bu sırada ne yaptım, yıllardır içimde bir ukte olan Türkiye’nin ilk forma kültürü sitesini kurma işine giriştim, siteyi kurdum ancak ne yazık ki beklenen ilgiye ulaşamadı. Tabiki talep olmayan yönde bir atılım yaptığınız zaman beklenen ilgiyi görememeniz çok normal. Böyle bir talep olsa onlarca yüzlerce kez kurulurdu zaten. Ben yine de içimden gelerek ve aklım yettiğince bir şeyler yazıyorum forma kültürü hakkında. Siz de incelemek isterseniz Efsane Çubuklu‘ya bir tık ile ulaşabilirsiniz.

YAZ GELDİ

Sanki yıllarca sürmüş gibi bir kışın ardından en nihayetinde yaz geldi. O ne biçim kıştı ya? Kar yağdı, oh dedik kar bitti artık yavaş yavaş ısınır; bir daha kar yağdı, neyse dedik artık ısınır; utanmadan bir daha yağdı. Sonra şükürler olsun karlar kesildi. Ama karın alametifarikası soğuk gitmedi. Gider gibi yaptı, gitmedi. Gidiyorum bakın dedi. Gitti de, sözünün eriymiş, geri geldi. Oh oh bu sefer kesin gitti dedik, utanmadan geri geldi, peşi sıra yağmur da getirdi. Sonra bir ılıklık çöktü güzel ülkemizin üzerine. Yaz geliyor inceden diye mutlu olduk, kışlıkları kaldırdık, şortları tekrar dolaplara yerleştirdik; tekrar soğuk geldi. Bakın zaten soğuk pek de hayırlı bir şey değildir. Hiçbir faydasını görmedim ben bugüne kadar. En nihayetinde gösterişli bir yağmurla veda etti soğuk havalar. İstanbul’da görsel şölen demekte hiçbir beis görmediğim bir şimşek ve gökgürültüsü ile “Elveda Türkiye, ben sonbaharda yine gelirim” diyerek gitti. Nasıl ki soğukların göstergesi atkı ve berelerdir, yazın göstergesi olan şortlar da hemen giyildi. Yani siz giymiyorsanız da ben seve seve, gönül rahatlığıyla giyiyorum. Yaşasın şortlar, yaşasın şort giyilebilen havalar! Ne güzel şey ya yaz, oh ne kadar güzel ya.

OKULLAR KAPANIYOR

Yazın bir diğer güzel yanı da okula dair hiçbir şey olmamasıdır. Evet en güzel yanıdır. Ben 14 yıldır aktif bir biçimde okuyorum, yılın en sevdiğim dönemleri hep yaz olmuştur. Bunun asıl sebebi de okul olmamasıdır. İstediğin saatte uyanmak, doya doya yüzmek, için titremeden buz gibi içecekleri yudumlamak, gezmek gezmek ve gezmek, bomboş hatta sorumsuzca yaşamak; işte yaz budur. Benim devam zorunluluğum yok tabi, bunların %65’ini yılın her günü de yapabilirim ama genelliyorum yani, anladınız. Şimdi final dönemindeyim, her gün sınavım var, istisnasız her gün. Bazı günler iki sınavım olduğu da oluyor. Siz de şimdiden çalışmaya başlayın, bütte sıçtığınızı finalde temizleyin, sonra bütün yaz hep beraber keyif yapalım. Hadi benim aslanlarım, hadi benim koçlarım.

GAME OF THRONES BAŞLADI

Birçok insan Game of Thrones’un başlamasını doğum gününü bekler gibi bekliyor. Ben de onlardan birisiyim. 2014’ün mayıs ayında hızlıca izleyip bitirdim dört sezonu. Spoiler yememek için ekşisözlük de dahil hiçbir mecrada Game of Thrones’la ilgili başlıklara girmiyordum, dört sezonu izledikten sonra “Şimdi gönül rahatlığıyla dolaşayım, gözümden kaçanları öğreneyim, kitaptan yanlış ya da eksik ne uyarlanmış öğreneyim” diyerek daldım internet ortamının Game of Thrones köşesine. Bir de ne göreyim, nisan diyorlar, 2015 diyorlar. Kahroldum. Ama bildiğiniz üzere sayılı gün çabuk geçiyor. Şansımıza dört bölüm birden düştü, bu sefer çabuk bitmesin diye iki güne yayarak izledim, ne işe yaradı, hiç tabi. Yine açlıkta gelen ekmek gibi, susuzlukta gelen su gibi yedim yuttum dört bölümü. Geçtiğimiz hafta 5. bölüm yayınlandı. Spoiler vermek gibi olmasın pek tatsız gidiyor bu sezon. Ama her durumda gelmiş geçmiş en iyi televizyon dizisi, tartışmasız. Severek izliyoruz efendim.

game-of-thrones-season-5

Ben bu arada bir sürü yazı yazdım ama yayınlamadım. Hiçbir değeri olmayan yazılar olmasının yanı sıra çok saçma ve gereksizdi de, en azından öyle hissettim. Şimdilik bu kadar. Yine bekleriz. Efsane Çubuklu‘ya da bekleriz.

kuyucaklı yusuf

KUYUCAKLI YUSUF

Sabahattin Ali benim nezdimde Türk edebiyatının en güçlü kalemlerinden birisi, hatta en güçlüsüdür. Favori romanım yine kendi ellerinden çıkmış olan Kürk Mantolu Madonna’dır. Kürk Mantolu Madonna’dan alıntıladığım birkaç cümleyi geçen sene Blog #01’de, birkaç ay önce de burada paylaşmıştım. Yine en beğendiğim hatta tüm Sabahattin Ali romanlarında olduğu gibi içinde yaşadığım Kuyucaklı Yusuf’tan birkaç cümle alıntıladım. Keşke Sabahattin Ali’nin aklındaki cümleler kendisiyle birlikte sonsuzluğa gitmeseydi de kağıtlara dökülseydi. Ölümünün 67. yıl dönümü bugün. Huzur içinde uyusun.

  • Sanki tabiatta bu anda müstakil hiçbir şey yoktu. Yusuf kendini de bu muazzam ve yekpare geceye yapışık sandı ve korkuyla ürperdi. Islak ellerini yüzünde dolaştırdı. Kirpiklerinden yanaklarına yağmur suları süzülüyordu. Yaptığı hareketler ona hiçbir yere bağlı olmadığının şuurunu verdi. Hatta yavaş yavaş etrafından ne kadar ayrı olduğunu, ne kadar uzak olduğunu hissetmeye başladı. Bir an içinde deminkinin tamamiyle aksi olan bir yalnızlık duygusuyla sarsıldı. ~sf. 75
  • Gökyüzündeki yıldızlardan çayın dibindeki çakıllara, doğu tarafından kopup gelen bulutlardan batı tarafındaki denize kadar uzanan ve yayılan bu kocaman gecenin içinde, yapayalnızdı. Düşüncelerini hangi istikamete koşturursa koştursun, karşısına kimse çıkmıyordu. Şu anda bu koskoca dünya üzerinde kendisini düşünen bir tek kişi bile mevcut olmadığına o kadar emniyeti vardı ki, acı bir kabadayılıkla kendisi de hiç kimseyi düşünülmeye layık bulmuyor; fakat bundan sebebini anlayamadığı bir üzüntü duyuyordu. ~sf. 75-76
  • Hayatta hiçbir şey ona kıymetli görünmemiş, peşinden koşmak, erişmek, sahip olmak arzusunu vermemişti. Etrafına daima bir yabancı gözüyle bakmış, hiçbir yere bağlanmak arzusu duymamış, bu yalnızlığının gururu içinde memnun olmaya çalışmıştı. Şimdi ilk defa bir şey istiyor, hem de korkunç bir şiddetle istiyordu. Fakat niçin bu istek bir imkansızlıkla beraber gelmişti? Niçin hayatının bu en büyük arzusunu, şimdiye kadar belki yine içinde, fakat en gizli yerlerde saklı duran bu arzuyu hapsedildiği yeri parçalayarak ortaya çıkar çıkmaz, öldürmeye mecbur kalıyordu? ~sf. 82
  • Halbuki Muazzez’e karşı olan hisleri büsbütün başkaydı. Onu hariçte bir mevcut, yabancı ve başka bir insan olarak düşünmüyor; kendisinin bir parçası, kolu, gözü ve yüreği olarak tasavvur ediyordu. Burada beğenmek veya beğenmemek, sevmek veya sevmemek, hayran olmak veya küçük görmek bahis mevzuu olamazdı. ~sf. 82
  • Madem ki hiçbir şeyi değiştirmeye iktidarı yoktu, her şey evvelden çizilen bir yolda yürüyecekti, o halde aklı başında bir insan, olanları tebessümle seyredip sırasını beklemeliydi. ~sf. 110
  • Konuşmaya ne lüzum vardı? Bütün güzel laflardan ve hoş insanlardan sıkılan bu mahlukları, birbirlerinin sessiz mevcudiyeti, yorgunluk verecek kadar doyuruyordu. ~sf. 146

Sabahattin Ali’nin güzel bir şiiriyle bitirelim:

ÇOCUKLAR GİBİ

Bende hiç tükenmez bir hayat vardı
Kırlara yayılan ilkbahar gibi
Kalbim hiç durmadan hızla çarpardı
Göğsümün içinde ateş var gibi

Bazı nur içinde, bazı sisteyim
Bazı beni seven bir göğüsteyim
Kah el üstündeydim, kah hapisteydim
Her yere sokulan bir rüzgar gibi

Aşkım iki günlük iptilalardı
Hayatım tükenmez maceralardı
İçimde binlerce istekler vardı
Bir şair, yahut bir hükümdar gibi

Hissedince sana vurulduğumu
Anladım ne kadar yorulduğumu
Sakinleştiğimi, durulduğumu
Denize dökülen bir pınar gibi

Şimdi şiir bence senin yüzündür
Şimdi benim tahtım senin dizindir
Sevgilim, saadet ikimizindir
Göklerden gelen bir yadigar gibi

Sözün şiirlerin mükemmelidir
Senden başkasını seven delidir
Yüzün çiçeklerin en güzelidir
Gözlerin bilinmez bir diyar gibi

Başını göğsüme sakla sevgilim
Güzel saçlarında dolaşsın elim
Bir gün ağlayalım, bir gün gülelim
Sevişen yaramaz çocuklar gibi

Staroměstské náměstí

PRAG | PRAHA

29.01.2015 – 01.02.2015

Pražský hrad | Prag Kalesi

Ocak’ın sonunda Prag’a gittim. İlk Avrupa seyahatimdi, bu yüzden pek objektif bir değerlendirme olmayabilir ama Prag’ı çok beğendim ben. Mümkün olursa sık sık gitmeyi düşünüyorum. İşe en başından başlayalım ki açık bir bilgilendirme olsun. Başlayalım hadi, buyrun.

Bir turla gittiğim için vize başvurusunu şahsen yapmadım ancak görüşme kısmından başlayabilirim. Gerekli belgeleri tur şirketine teslim ettim. 19 Ocak günü Çek Cumhuriyeti Başkonsolosluğu‘na görüşmeye gittim. Schengen bölgesine girenler için klasik sorular sordular, “Neden Prag?”, “Prag’da veya yurtdışında bir akrabanız var mı?”, “Tur aracılığıyla mı gidiyorsunuz?” vs. 5 gün içerisinde vizemin onaylandığı haberi geldi. Tam olarak 4 günlük vize vermişler sağ olsunlar🙂 Tur ile gitmek daha hesaplı ve daha mantıklı oluyor düşünenler için.

Pražský hrad | Prag Kalesi

29 Ocak günü Sabiha Gökçen Havalimanı’ndan kalkan uçakla Vaclav Havel Havalimanı’na ulaştım. İlk önce Pražský hrad (Prag Kalesi)‘a gittik. Tarih severler için mutlaka görülmesi gereken bir kale. Yapılışı 900’lü yıllara dayanıyor. Yüzyıllar içinde büyümüş, gelişmiş, yeni binalar eklenmiş. Eklenen binalarda sanat dönemlerini ve bu dönemlerin stillerini hissediyorsunuz. Aynı zamanda bu kale devlet başkanının makamı. Siz kalenin içinde ellerinizi sallayarak dolaşırken bir yerlerde de devlet başkanı devlet işlerini yönetiyor ve siz gezerken “Hop kardeşim sen ne yapıyorsun burada?” demiyor. Bizde olsa kesin derler.🙂 Aynı zamanda kalenin çevresinde ufak kafeler var, Franz Kafka’nın bir zamanlar yaşadığı evin bulunduğu Altın Yol‘a da gidebilirsiniz, burada fiyatları yüksek ufak dükkanlar var.

Franz Kafka’nın bir zamanlar yaşadığı ev

Pražský Orloj | Astronomik Saat Kulesi

Daha sonra Staré Město (Eski Şehir)’ya, Staroměstské náměstí (Eski Şehir Meydanı)’ye gittim. Burada şehrin sembollerinden biri olan Astronomik Saat Kulesi ve Tyn Katedrali sizi karşılıyor. Prag’da gördüğüm en kalabalık yer burasıydı, çünkü neredeyse herkes orada. Özellikle saat başlarında Astronomik Saat Kulesi’nin etrafında iğne atsan yere düşmüyor. Sebebini söyleyip merakınızı söndürmek istemem. Burada çeşitli aktiviteler de oluyor günün her saati. Bizim Taksim Meydanı’nın biraz yaşlısı ve daha güzeli gibi düşünebilirsiniz.🙂 Müzisyenler, akrobatlar, performans sanatçıları, dilenciler, hiçbir anlamı olmayan küçük objeleri satan insanlar, yardım toplayan kişiler, büyük partilere bilet satan insanlar (bunların çoğu Türkçe biliyor, yardıma ihtiyacınız olursa danışabilirsiniz). Bu meydanda hırsızlık ve kapkaççılık da çok oluyormuş, neyseki başıma gelmedi. Tyn Katedrali’ni sağınıza, Astronomik Saat Kulesi’ni solunuza alıp meydanın sol üst köşesinden araya girerseniz, 500 metre kadar ileride, KFC’nin neredeyse tam karşısında, Kaprova ve Zatecka caddelerinin birleştiği yerde Döviz Bürosu var, buradan eurolarınızı komisyonsuz bozdurabilirsiniz. Ayrıca yine bu caddede ucuz fast-food restaurantları var, riske girmeyeyim bildiğim şeyleri yiyeyim derseniz bu caddede KFC, McDonalds var. Paneria isimli paniniciyi tavsiye ederim.

Meydana geri dönecek olursak, günün her saati hareketli bu meydan. Gündüz vakti dediğim gibi çeşitli aktiviteler olurken, geceleri de uyuşturucu satıcıları ve barlara çekmek için çeşitli kimseler oluyor. Astronomik Saat Kulesi’ni sağınıza alıp düz ilerlediğinizde Malé náměstí‘ye (Küçük Meydan) ulaşıyorsunuz. Burada benim favori mekanım olan Hard Rock Cafe Praha var. Yanında geceleri bambaşka bir hale dönüşen Coyote Bar var. Buralarda size şuraya gidin, buraya gidin diye bir şey söylemem mümkün değil. Çünkü bu şehir kaybolarak öğrenilecek bir şehir. Hangi sokağa girseniz benzer nitelikte ama farklı şeyler görüyorsunuz. Akşam otele döndük, yerleştikten ve kısa bir dinlenmeden sonra Prag’ın gece hayatına bıraktık kendimizi. Tura dahil olan, güzel bir bira tadımına gittik. Ciddi anlamda bize yıllarca bira diye bambaşka şeyler içirmişler. Aradan 1,5 aydan fazla zaman geçti, durduk yere tadı geliyor bu güzel biraların. Gece sürekli canlı, sönmüyor. 20 000 adım gibi bir yürüyüşle tamamlamış oldum.

Ertesi gün tamamen serbest gündü, yürüyerek Prag’ı keşfetme günüydü. Aynı sokaklardan kim bilir kaç kere geçtim ve ne yazıkki aynı sokak olduğunu üç ya da dördüncü seferde fark ettim. Her yer hediyelik dükkan, eşe dosta nereden hediye alacağım gibi bir sıkıntıya düşmenize gerek yok yani. Fiyatlar da her yerde aşağı yukarı aynı. Magnetler ortalama 100 kron ama 30 krona da magnet aldım, 400 krona da magnet aldım. Kupalar ortalama 200 kron. Anahtarlıklar da yine 100-200 kron arası değişiyor. Staré Město (Eski Şehir)’den uzaklaştıkça fiyatlar düşüyor.

Bu arada 1 TL aşağı yukarı 10 Çek Kronu’na denk geliyordu ben gittiğimde. Bu yüzden çok para harcıyormuşsunuz gibi gelse de -binlerce kron- aslında öyle çok büyük bir mebla olmadığını fark ediyorsunuz. Exchange Ofisleri euro çeviriyor, TL almıyorlar. Ama paranızı euroya çeviremeden giderseniz ATM’ler komisyonsuz paranızı kron olarak veriyor.

Gezerken karşınıza denk gelen ve cezbedici restaurantlara girmekten çekinmeyin. “İlla şöyle bir şey arıyorum”, “Ya şunu görmüştük ama onu bulalım” derken kayboluyorsunuz. “Ben Türk yemeği yemek istiyorum, riske giremem” derseniz de Franz Kafka‘nın kafasından oluşan heykelin hemen arka sokağında, köşede bir Türk Lokantası var. Lig Tv yayını da varmış🙂 Franz Kafka Heykeli’nin çaprazında vejeteryan restaurantı var, tercih edenler için. Yemek konusunda sıkıntı yaşayacağınız bir şehir değil, gittiğim her restaurant çok lezzetliydi, domuz eti yemekten imtina edenlerin de belirtmesi yetiyor.

Franz Kafka Heykeli

Dediğim gibi gezerken bir şey ilginizi çekerse girin çünkü her sokak birbirine benzediği için bulmak çok zor oluyor bir daha.🙂 Şehirden uzaklaştıkça, Vltava Nehri’ne yaklaştıkça hatta geçtikçe tarihi doku da büyük ölçüde azalıyor, yerini küçük küçük alışveriş merkezlerine bırakıyor. Burada müzeler, bankalar, restaurantlar var bol bol. Dans Eden Bina da bu Vltava Nehri boyunda. Ayrıca nehir üzerinde restaurantlar, kafeler de var. İkinci günü gezerek geçirdim, geceyi Hard Rock Cafe Praha’da tamamladım. Fiyatlar uygun, müzikler müthiş, ilgi alaka şahane. Türk garson var, ihtiyacınız olan bir şey olduğunda kendisine sorabilirsiniz, çok güler yüzlü ve yardımsever. 02:00 gibi kapanıyor ama etraf bar/club dolu olduğu için erken yatmak istemiyorsanız eğlencenize devam edebilirsiniz.

Dans Eden Bina

Karlovy Vary | Karlsbad | Karl’ın Banyoları

Ertesi gün, yani üçüncü gün sabah erkenden Karlovy Vary‘ye, Karl’ın Banyoları’na yola çıktık. Uzunca bir yol. Otobüsle 1:30 saat sürüyor aşağı yukarı. Prag’da kar yokken yollarda ve burada kar vardı ancak hiç üşümedim, değişik bir kardı açıkçası. Bu şehrin sıcak su kaynakları var yüzyıllardan beri durmadan akan. Küçük çeşmeler yapmışlar, bu çeşmelerden sürekli ortalama 60ºC sular akıyor. Çeşmelerin hemen üstünde sıcaklık derecesi ve neye iyi geldiği yazıyor. Kimisi mide rahatsızlığına iyi geliyormuş, kimisi cildi güzelleştiriyormuş. Bence hepsi aynı kaynaktan geliyor o yüzden pek farklı niteliklere sahip olmaları mümkün değil ama pazarlama yöntemi tabi bu.🙂 Sular çok sıcak olduğu için elle dokunmak biraz zor oluyor, bu yüzden turistik bardaklar yapmışlar, bunlardan büyük annelerize almanız müthiş isabetli olacaktır çünkü tam olarak eski porselen setleri tamamlar nitelikte bunlar. Atatürk sıcak su kaynakları olduğu için bu şehirde 3 ay kadar kalmış. Bu şehrin bir diğer varlığı ise Becherovka. İlginç bir likör kendisi. Karlovy Vary’de bir Türk tarafından işletilen Beethoven Restaurant‘ta öğle yemeği yedik. Burası bir restaurant olduğu gibi aynı zamanda bir Çek içkisi olan Absinth müzesi. Aynı zamanda adını şu an hatırlayamadığım bir taştan yapılan kolyeler/yüzükler satılan bir mağazası da var. Hediyelik eşyalarınızı buradan temin etmeniz çok mantıklı olacaktır çünkü Türklere acayip indirim yapıyor sahibi. Yemekleri de gayet başarılı. Buradan absinth, absinth kaşığı, anneme yüzük, birkaç da kupa aldım.

Karlovy Vary’deki çeşmelerden biri

Pilsner Urquell’in restaurantı

Karlovy Vary’den sonra yaklaşık 1:30 saat süren yolculuğun ardından Plzen‘e ulaştık. Burada tarihi bir bira fabrikası olan Pilsner Urquell‘e geldik. Fabrikanın en eski kısmını restauranta çevirmişler. Sayamayacağım kadar çeşitli biralar var burada. Ve hayatımda tatmadığım kadar güzel hepsi. Aynı zamanda bira bardakları, tişörtler, anahtarlıklar ve götürmek isteyenler için biralar satılan küçük bir mağazası da var. Ben 5 bardak ve anahtarlığa 300 kron gibi bir para verdim; tanesi 6-7 liraya denk gelen müthiş hediyelik bardaklar bunlar. Biradan aldığınız keyif de cabası. Akşam 08:00 gibi Prag’a dönük, isteyenler için Orta Çağ Gecesi vardı, benim pek ilgimi çekmediği için katılmadım ama katılan arkadaşlarım çok eğlenmiş. Ben geceyi Hard Rock Cafe Praha, Coyotes Bar ve Bombay Cocktail Bar‘da tamamladım.

4. gün, 12:00 gibi havalimanına hareket edecektik, 2-3 saat kadar uyuyup sabah 08:00 gibi uyandım. Prag Metrosu’nu kullanarak Staroměstské náměstí’ye gittim. Metro kullanımı çok kolay. Yürümeye üşeniyorsanız, vaktiniz de kısıtlıysa metroyu kullanmanızı tavsiye ederim. 2 saatlik biletler 25 kron, 2,5 TL’ye tekabül ediyor. Taksiler biraz pahalı, yürüyerek 20 dakika kadar süren yolu taksi 500 krona getiriyor. O yüzden metro kullanmak daha mantıklı. Son günü birkaç kupa, birkaç anahtarlık vs. alarak geçirdim.

1000 kron üstü alışverişlerinizde KDV’yi geri almak için tax-free kağıdı isteyip havalimanında paranızı geri alabiliyorsunuz. Benim 1000 kronun üstünde tek bir alışverişim oldu; yaklaşık 2000 kron, onun da KDV’si yaklaşık 265 kron olarak geri döndü. 700 kron kadar geri alanlar oldu, böyle alışverişlerde tabi paranızı euroya çevirseniz iyi olur ancak ben hatıra parası olarak kalsın diye düşünerek çevirmedim. Hoş sonradan ilk gün giydiğim pantolonun cebinde 400 kron buldum ama olsun yani.😀 Tax-free ofisinin hemen yanında exchange ofisi var. Duty free mağazalarında fiyatlar İstanbul’a oranla daha yüksek. “Eyvah nerede son kez sigara içeceğim uçağa binmeden?” diyenler için de, Porsche Design mağazının hemen yanında fiyatları gayet uygun bir kafe var, sigara içilebiliyor. Dönmeden son kez bir bira içeyim diyenler için de birebir.

Aradan 1,5 ay geçti, atladığım, unuttuğum detaylar olabilir. Ben Prag’tan çok keyif aldım, dediğim gibi tekrar gitmeyi düşünüyorum. Birkaç kısa bilgi ile yazımı bitireyim.

– Euro ile gidin, TL bozmuyorlar, çoğu yerde euro da geçmiyor, kron kullanılıyor.
– Bir saat başında Astronomik Saat Kulesi’nin önünde olmaya çalışın.
– Kaleyi mutlaka ziyaret edin.
– Yürümeden bu şehirde pek keyif almazsınız, her köşesinde bir güzellik gizli.
– Her yerde hediyelik eşyalar var ve çok büyük fiyat farkı olmuyor. Alayım kurtulayım diyerek gezinizin başında ellerinizi doldurup kendinize yük yapmayın.
– Absinth için mutlaka. Bira severseniz her biri farklı biraların hepsini tavsiye ederim. Yok heyecan aramıyorum derseniz Pilsner Urquell ve Gambrinus Unfiltered güzel biralar, tavsiye ederim. Aynı zamanda Budweiser de Çek menşeili bir bira ama lezzet olarak Amerikan üretiminin biraz gerisinde kalmış.
– Aç kalmazsınız, her yer müthiş restaurantlar ve kafelerle dolu. Türk restaurantları da var her yerde, mutlaka denk gelirsiniz.
– Vize bedeli 60€. Konsolosluk çalışanları biraz gergin tipler.
– Sigara pahalı, oradan almaktansa giderken yanınıza almanız daha mantıklı olur. Marlboro’nun paketi aşağı yukarı 12 TL’ye denk geliyor.
– “Ahoj!” (ahoy diye okunuyor) merhaba demek, “Díky!” (diiki diye okunuyor) teşekkür ederim demek. Ama neredeyse herkes İngilizce biliyor, bilmeyen de bir şekilde kendini ifade ediyor.

Gitmeyi düşünüyorsanız hiç düşünmeyin, direkt gidin.🙂 Buram buram Orta Çağ kokan muhteşem bir şehir. Şimdiden iyi eğlenceler.

Andromeda

COINCIDENTIA & AMICITIA

Tesadüf & Dostluk

Hayat bize her ortam, mecra ve durumda yeni bir şeyler öğretmek üzere kurulmuş gibi. Hiç beklemediğimiz, hiç ummadığımız hatta tahayyül dahi etmediğimiz yerlerden müthiş hayat dersleri alıyoruz ve bunun adına da olgunluk diyoruz. Hiç beklemediğimiz yerlerden gelebildiği gibi hiç beklemediğimiz kişilerden de gelebiliyor. Mesela kendisi bile söylediğinin ne anlama geldiğini bilmiyor ama gelip sana güven olgusunun ne olduğunu, umutun ve yarına ışıkla bakmanın aslında bir kandırmaca olduğunu öğretiyor ve yok oluyor. Hayatına girme amacının bu olduğunu anlıyorsun böylece. Bir tesadüf sanıyorsun ama aslında değil. Hiçbir zaman da olmadı.

Bu dünya, kardeş gezegenlerimiz Venüs ve Mars, yaşam kaynağımız ve en sevdiğimiz yıldızımız olan güneş, içinde binbir gizem taşıyan Samanyolu (Milkyway çok daha güzel bir isim, keşke biz de süt yolu desek), komşu galaksimiz Andromeda ve tahayyül sınırlarımızın milyonlarca katında, yüz milyonlarca milyarlarca galaksiden oluşan evrenimiz tamamen bir tesadüf üzerine oluşmuştur. Bir zerrenin, var sayamayacağımız kadar küçük bir noktanın yine nereden geldiği hala muamma olan bir enerji ile patlaması sonucu 13,5 milyar yılda günümüzdeki konumuna gelmesi, gezegenlerde çeşitli yaşamların oluşması tamamen tesadüftür. Ancak insanlarla tanışmamız, insanların hayatımıza girmesi, bir şeyler öğretip çıkması tesadüften ziyade insanların dünyada evrilmesi ile aşağı yukarı aynı şey. Yani yaşam. Yaşamak. İnsanlar birbirlerine bir şeyler öğretmek, birbirlerinden feyz almak, birbirlerinden duygu almak veya birbirleriyle fikir alışverişi yapmak için yaşarlar. İnsanlar birlikte yaşarlar. Yalnız bir insanın yaşama imkanı yoktur.

“Bir insana sahip olmak” ilk duyulduğunda korkunç bir terim gibi gelebilir. Çünkü insana köleliği hatırlatır. Kölelik Roma’nın yıkılmasıyla ilk büyük darbeyi almıştır, Fransız İhtilali’yle bitme aşamasına gelmiş, uzaya uzaya İkinci Dünya Savaşı ile tamamen sona ermiştir. Modern Kölelik denen olguyu bunun dışında tutabiliriz tabi ama biraz daha konudan saparsam cümlenin başını hatırlayamayacağım.🙂 Bir insana sahip olmak, aslında onun da size sahip olması, karşılıklı bir sadakat ve arkadaşlık anlaşmasının temelidir. Arkadaşlık bu olgunun içini tam doldurmaz, dostluk da doldurmaya biraz yaklaşır. Mesela canınız sıkıldığında “Alo. Naber? Trafikteyim ya canım çok sıkıldı bir sesini duyayım dedim.” diyebilirsiniz ama sonra konuşmasanız da olur. Konuşsanız daha iyi olur. Ama konuşmasanız da bilirsiniz, oradadır, bir sıkıntı olsa kopup gelecektir işini gücünü bırakıp. Onlar ne güzel insanlar. Hep var olsunlar.

Not: Neredeyse 1 aydır taslaklarda duruyor bu yazı. Zar zor toparladım cümleleri, canım sağolsun diyelim. Kopukluklar, anlam kaymaları hatta tutarsızlıklar olabilir. Mazur görün.

filth
blind guardian